كَانَ الأَطْفَالُ يُغَنُّونَ الأَغَانِيَ بِفَرَحٍ فِي الحَدِيقَةِ.
Çocuklar bahçede neşeyle şarkılar ırlıyorlardı.
كَانَ الأَطْفَالُ يُغَنُّونَ الأَغَانِيَ بِفَرَحٍ فِي الحَدِيقَةِ.
Çocuklar bahçede neşeyle şarkılar ırlıyorlardı.
كَانَتِ الْعَجُوزُ تَتَرَنَّمُ بِأُغْنِيَةٍ قَدِيمَةٍ، وَكَانَ صَوْتُهَا جَمِيلًا جِدًّا.
Yaşlı kadın eski bir türkü ırlıyordu, sesi çok güzeldi.