ظَهَرَ التَّآزُرُ بَيْنَ الْجِيرَانِ عِنْدَ الْأَزْمَةِ.
Kriz sırasında komşular arasında dayanışma ortaya çıktı.
ظَهَرَ التَّآزُرُ بَيْنَ الْجِيرَانِ عِنْدَ الْأَزْمَةِ.
Kriz sırasında komşular arasında dayanışma ortaya çıktı.
sinerji, dayanış, tesanüt, teavün, eş güdümlülük, eş güdüm
تَآزَرَ الْعُلَمَاءُ مِنْ مُخْتَلِفِ الدُّوَلِ لِإِيجَادِ عِلَاجٍ لِلْأَمْرَاضِ الْمُسْتَعْصِيَةِ.
Farklı ülkelerden bilim insanları, tedavisi zor hastalıklar için bir tedavi bulmak üzere birlikte çalıştı.
تَآزَرَ الْفَرِيقُ لِتَحْقِيقِ الْفَوْزِ فِي الْمُبَارَاةِ النِّهَائِيَّةِ الصَّعْبَةِ.
Takım, zorlu final maçında galibiyet elde etmek için işbirliği yaptı.
تَآزَرَ السُّكَّانُ الْمَحَلِّيُّونَ لِمُسَاعَدَةِ الْمُتَضَرِّرِينَ مِنَ الْفَيَضَانَاتِ.
Yerel halk, selden etkilenenlere yardım etmek için dayanışma gösterdi.
birlik olmak, destekleşmek