أَتَسَاءَلُ عَمَّا إِذَا كَانَ بِخَيْرٍ، لَا أَعْرِفُ حَالَهُ الْأَخِيرَةَ.
Onun iyi olup olmadığını merak ediyorum, son hâlini bilmiyorum.
أَتَسَاءَلُ عَمَّا إِذَا كَانَ بِخَيْرٍ، لَا أَعْرِفُ حَالَهُ الْأَخِيرَةَ.
Onun iyi olup olmadığını merak ediyorum, son hâlini bilmiyorum.
hâl (dilbilgisi)
حَالَ الطَّقْسُ فَجْأَةً مِنْ مُشْمِسٍ إِلَى مُمْطِرٍ.
Hava aniden güneşliden yağmurluya değişti.
بَعْدَ سَنَوَاتٍ مِنَ الْإِهْمَالِ، حَالَ الْمَنْزِلُ إِلَى خَرَابٍ.
Yıllarca süren ihmalden sonra ev harabeye dönüştü.
حَالَ لَوْنُ التُّفَّاحِ إِلَى الْأَحْمَرِ بَعْدَ تَعَرُّضِهِ لِلشَّمْسِ.
Elmanın rengi güneşe maruz kaldıktan sonra kırmızı oldu.
Ayrıca: engel oldu (حَالَ دُونَ)