يَعِيشُ الْمَلِكُ فِي قَصْرٍ فَخْمٍ.
Kral, lüks bir sarayda yaşıyor.
يَعِيشُ الْمَلِكُ فِي قَصْرٍ فَخْمٍ.
Kral, lüks bir sarayda yaşıyor.
تَمَّ تَرْمِيمُ الْقَصْرِ الْقَدِيمِ لِيُصْبِحَ مَتْحَفًا.
Eski konak restore edilerek müze haline getirildi.
قَضَيْنَا عُطْلَةَ نِهَايَةِ الْأُسْبُوعِ فِي قَصْرٍ جَمِيلٍ عَلَى الْبَحْرِ.
Hafta sonunu denizde güzel bir köşkte geçirdik.
Ayrıca: şato, palas, malikâne
kasır
قَصَّرَ أَخِي فِي حَقِّ أُمِّنَا هَذَا الشَّهْرَ، فَلَمْ يَزُرْهَا وَلَمْ يَتَّصِلْ بِهَا، فَغَضِبَ أَبِي مِنْهُ.
Kardeşim bu ay annemize karşı kusur etti, ne onu ziyaret etti ne de aradı; babam da ona kızdı.
yetersiz kalmak, savsamak, kısaltmak
يَمْنَعُنِي قِصَرُ الْفُسْتَانِ مِنَ ارْتِدَائِهِ.
Elbisenin kısalığı, onu giymemi engelliyor.
güdüklük, boysuzluk
قَصَرَ المُدِيرُ الاِجْتِمَاعَ عَلَى المُوَظَّفِينَ.
Müdür toplantıyı çalışanlarla sınırladı.
فِي الشِّتَاءِ يَقْصُرُ النَّهَارُ، فَنَرْجِعُ مِنَ الْمَدْرَسَةِ وَالدُّنْيَا مُظْلِمَةٌ.
Kışın gündüz kısalır, bu yüzden okuldan dönerken hava karanlık olur.