كَانَ وَضْعُ الْكُبُولِ عَلَى أَرْجُلِ الْخُيُولِ لِمَنْعِهَا مِنَ الْهُرُوبِ مُمَارَسَةً شَائِعَةً.
Atların kaçmasını önlemek için ayaklarına bukağı takmak, yaygın bir uygulamaydı.
كَانَ وَضْعُ الْكُبُولِ عَلَى أَرْجُلِ الْخُيُولِ لِمَنْعِهَا مِنَ الْهُرُوبِ مُمَارَسَةً شَائِعَةً.
Atların kaçmasını önlemek için ayaklarına bukağı takmak, yaygın bir uygulamaydı.
kablo, halat
تَمَّ تَكْبِيلُ قُدْرَتِهِ عَلَى التَّعْبِيرِ عَنْ أَفْكَارِهِ.
Düşüncelerini ifade etmesine bukağı vuruldu.
كَبَّلَتِ الْقَوَانِينُ الْقَدِيمَةُ حُرِّيَّةَ التِّجَارَةِ.
Eski kanunlar ticaret özgürlüğünü kısıtladı.
kelepçeye vurmak, bukağılamak, kelepçe vurmak