berraklaşmak

بَعْدَ الْمَطَرِ، صَفَا الْجَوُّ وَظَهَرَتِ الشَّمْسُ.

Yağmurdan sonra hava berraklaştı ve güneş açtı.

مَعَ مُرُورِ الْوَقْتِ، تَنَقَّتْ أَفْكَارِي وَفَهِمْتُ مَا يَجِبُ أَنْ أَفْعَلَهُ.

Zamanla düşüncelerim berraklaştı ve ne yapmam gerektiğini anladım.

تَوَضَّحَ الْمَوْضُوعُ أَخِيرًا وَفَهِمَ الْجَمِيعُ مَا حَدَثَ.

Konu sonunda berraklaştı ve herkes ne olduğunu anladı.