duygulanmak

تَأَثَّرَ الرَّجُلُ الْعَجُوزُ كَثِيرًا عِنْدَمَا رَأَى نَجَاحَ أَحْفَادِهِ وَشَعَرَ بِالْفَخْرِ.

Yaşlı adam, torunlarının başarısını görünce çok duygulandı ve gurur duydu.

انْفَعَلَ الْجُمْهُورُ وَتَأَثَّرَ بِالْمَشَاهِدِ الدِّرَامِيَّةِ فِي الْفِيلْمِ وَانْهَمَرَتْ دُمُوعُهُمْ.

Filmdeki dramatik sahneler karşısında seyirciler duygulandı ve gözyaşlarına boğuldu.