fırıldak

كَانَ الْأَطْفَالُ يَلْعَبُونَ بِالطَّوَاحِينِ الْهَوَائِيَّةِ فِي الْحَدِيقَةِ، وَكَانَتِ الرِّيَاحُ تُدِيرُهَا.

Çocuklar parkta fırıldaklarla oynuyorlardı, rüzgar onları döndürüyordu.

تُحَافِظُ مَرْوَحَةُ التَّهْوِيَةِ فِي الْمَطْبَخِ عَلَى نَظَافَةِ الْهَوَاءِ عَنْ طَرِيقِ طَرْدِ رَوَائِحِ الطَّعَامِ.

Mutfaktaki fırıldak, yemek kokularını dışarı atarak havayı temiz tutuyor.

ذَلِكَ الرَّجُلُ شَخْصٌ مُتَقَلِّبٌ تَمَامًا، لَا يُمْكِنُ الْوُثُوقُ بِكَلِمَتِهِ، فَهُوَ يُغَيِّرُ رَأْيَهُ بِاسْتِمْرَارٍ.

O adam tam bir fırıldak, sözüne güvenilmez, sürekli fikir değiştiriyor.

İlişkili Kelimeler