كَانَ جِلْدُهُ الْمَحْرُوقُ مِنَ الشَّمْسِ يُؤْلِمُهُ.
Güneşte göynük teni acıyordu.
كَانَ جِلْدُهُ الْمَحْرُوقُ مِنَ الشَّمْسِ يُؤْلِمُهُ.
Güneşte göynük teni acıyordu.
تَذَكَّرَ الْمَاضِيَ بِقَلْبٍ مُلْتَهِبٍ.
Göynük bir yürekle geçmişi hatırladı.
كَانَتِ الْفَاكِهَةُ النَّاضِجَةُ عَلَى الشَّجَرَةِ جَاهِزَةً لِلْقَطْفِ.
Ağaçtaki göynük meyveler toplanmaya hazırdı.