kırıtmak

كَانَتِ الْفَتَاةُ الشَّابَّةُ تَتَبَخْتَرُ فِي الشَّارِعِ بِفُسْتَانِهَا الْجَدِيدِ.

Genç kız, yeni elbisesiyle sokakta kırıtarak yürüyordu.

كَانَ الْمُمَثِّلُ عَلَى خَشَبَةِ الْمَسْرَحِ يَتَغَنَّجُ لِجَذْبِ انْتِبَاهِ الْجُمْهُورِ.

Sahnedeki oyuncu, seyircinin ilgisini çekmek için kırıtıyordu.

كَانَ الطِّفْلُ يَتَدَلَّلُ لِلْحُصُولِ عَلَى شَيْءٍ مِنْ وَالِدَتِهِ.

Çocuk, annesinden bir şeyler almak için kırıtıyordu.

İlişkili Kelimeler