عِنْدَمَا يَكُونُ الطَّقْسُ غَائِماً، يَغْمُرُنِي شُعُورٌ بِالْكَآبَةِ.
Hava kapalı olduğunda içimi bir kasavet kaplıyor.
عِنْدَمَا يَكُونُ الطَّقْسُ غَائِماً، يَغْمُرُنِي شُعُورٌ بِالْكَآبَةِ.
Hava kapalı olduğunda içimi bir kasavet kaplıyor.
كَانَ يُقْرَأُ فِي وَجْهِهِ غَمٌّ عَمِيقٌ.
Onun yüzünde derin bir kasavet okunuyordu.
تَسَبَّبَ هَذَا الْحَدَثُ فِي حُزْنٍ كَبِيرٍ لِلْعَائِلَةِ.
Bu olay, ailede büyük bir kasavete neden oldu.
Ayrıca: ضِيق