بَدَأَ وَالِدِي يُصْبِحُ أَصْلَعاً فِي سِنٍّ مُبَكِّرَةٍ.
Babam genç yaşta kel kalmaya başladı.
بَدَأَ وَالِدِي يُصْبِحُ أَصْلَعاً فِي سِنٍّ مُبَكِّرَةٍ.
Babam genç yaşta kel kalmaya başladı.
رَأْسُ جَدِّي أَجْرَدُ وَلَا شَعْرَ فِيهِ.
Dedemin başı kel, hiç saçı yok.
كَانَ الرَّجُلُ الْأَصْلَعُ يَرْتَدِي قُبَّعَةً لِحِمَايَةِ رَأْسِهِ مِنَ الشَّمْسِ الْحَارِقَةِ.
Kel adam, başını yakıcı güneşten korumak için şapka takıyordu.
صَلْعَاء، مَعِط، أَجْلَح، مَرْدَاء، قَرْعَاء، مَرْطَاء، مَنْكُوف