فِي كَلَامِهِ إِبْهَامٌ فَلَمْ أَفْهَمْ قَصْدَهُ.
Sözlerinde müphemiyet vardı, bu yüzden ne demek istediğini anlamadım.
فِي كَلَامِهِ إِبْهَامٌ فَلَمْ أَفْهَمْ قَصْدَهُ.
Sözlerinde müphemiyet vardı, bu yüzden ne demek istediğini anlamadım.
تَسَبَّبَ غُمُوضُ الْحَدِيثِ فِي إِرْبَاكِ الْمُسْتَمِعِينَ.
Konuşmanın müphemiyeti, dinleyicilerin kafasını karıştırdı.
عَدَمُ وُضُوحِ الْجَوَابِ جَعَلَنِي أَسْأَلُ مَرَّةً أُخْرَى.
Cevabın müphemiyeti beni tekrar sormaya itti.