sıkışık

كَانَتِ الْحَافِلَةُ مُزْدَحِمَةً لِلْغَايَةِ، حَتَّى الْوُقُوفُ كَانَ صَعْبًا.

Otobüs çok sıkışıktı, ayakta durmak bile zordu.

هَذَا الْفُسْتَانُ ضَيِّقٌ جِدًّا، لَا أَشْعُرُ بِالرَّاحَةِ فِيهِ.

Bu elbise çok sıkışık, içinde rahat edemiyorum.

كَانَتْ مِنْطَقَةُ الْحَفْلِ مُكْتَظَّةً لِلْغَايَةِ، وَكَانَ مِنَ الْمُسْتَحِيلِ التَّحَرُّكُ.

Konser alanı çok sıkışıktı, hareket etmek imkansızdı.