كَانَ الرَّجُلُ الْعَجُوزُ يُحَاوِلُ الْمَشْيَ بِخُطُوَاتٍ مُهْتَزَّةٍ.
Yaşlı adam, sarsak adımlarla yürümeye çalışıyordu.
كَانَ الرَّجُلُ الْعَجُوزُ يُحَاوِلُ الْمَشْيَ بِخُطُوَاتٍ مُهْتَزَّةٍ.
Yaşlı adam, sarsak adımlarla yürümeye çalışıyordu.
لَقَدْ تَرَكَهُ الْمَرَضُ ضَعِيفًا جِدًّا، مِمَّا جَعَلَهُ فِي حَالَةٍ مُتَرَنِّحَةٍ.
Hastalık onu çok güçsüz bırakmış, sarsak bir hale getirmişti.