الْبَلَدُ الْمَهْزُومُ فِي الْحَرْبِ، وَصَلَ إِلَى وَضْعٍ ذَلِيلٍ.
Savaşta yenilen ülke, zelil bir duruma düştü.
الْبَلَدُ الْمَهْزُومُ فِي الْحَرْبِ، وَصَلَ إِلَى وَضْعٍ ذَلِيلٍ.
Savaşta yenilen ülke, zelil bir duruma düştü.
شَعَرَ الرَّجُلُ الْمُتَّهَمُ ظُلْماً بِأَنَّهُ مُهَانٌ لِلْغَايَةِ.
Haksız yere suçlanan adam, kendini çok zelil hissetti.
كَانَ يَخْشَى أَنْ يُصْبِحَ مُحْتَقَرًا فِي الْمُجْتَمَعِ.
Toplumda zelil duruma düşmekten korkuyordu.
مُذَلَّل