gördürmek

كَانَ أَبِي يَتُوقُ إِلَى عَرْضِ سَيَّارَتِهِ الْجَدِيدَةِ عَلَى جَمِيعِ الْجِيرَانِ وَأَرَادَ أَنْ يُرِيَهَا لِلْجَمِيعِ.

Babam, yeni aldığı arabayı tüm komşulara göstermek için sabırsızlanıyordu ve herkese gördürmek istedi.

جَعَلَ الطَّبِيبُ الْمَرِيضَ يَرَى بِوُضُوحٍ أَكْثَرَ بِإِعْطَائِهِ قَطَرَاتٍ لِلْعَيْنِ وَأَرَاهُ الْعَالَمَ مِنْ جَدِيدٍ.

Doktor, hastaya göz damlası vererek daha net görmesini sağladı ve ona dünyayı yeniden gördürdü.

سَمَحَ الْمَتْحَفُ لِلزُّوَّارِ بِرُؤْيَةِ الْأَعْمَالِ الْفَنِّيَّةِ بِشَكْلٍ أَفْضَلَ مِنْ خِلَالِ تَرْكِيبِ نِظَامِ إِضَاءَةٍ خَاصٍّ لِفَهْمِ الْأَعْمَالِ بِشَكْلٍ أَفْضَلَ.

Müze, eserlerin daha iyi anlaşılması için özel bir ışıklandırma sistemi kurarak ziyaretçilere eserleri daha iyi gördürdü.

İlişkili Kelimeler