طَلَل — أَطْلَال
وَقَفَ الشَّاعِرُ أَمَامَ الطَّلَلِ يَتَذَكَّرُ أَيَّامَ الْمَاضِي الْجَمِيلَةَ.
Şair, kalıntının önünde durup geçmişin güzel günlerini hatırladı.
وَقَفَ الشَّاعِرُ أَمَامَ الطَّلَلِ يَتَذَكَّرُ أَيَّامَ الْمَاضِي الْجَمِيلَةَ.
Şair, kalıntının önünde durup geçmişin güzel günlerini hatırladı.
بَعْدَ الزِّلْزَالِ، كَانَتْ بَقَايَا الْمَبَانِي مَرْئِيَّةً فِي كُلِّ مَكَانٍ.
Depremden sonra binaların kalıntıları her yerde görülebiliyordu.
كَشَفَتِ الْآثَارُ الَّتِي عُثِرَ عَلَيْهَا فِي الْحَفْرِيَّاتِ عَنْ نَمَطِ حَيَاةِ الْحَضَارَةِ الْقَدِيمَةِ.
Kazıda bulunan kalıntılar, eski uygarlığın yaşam tarzını ortaya çıkardı.
Ayrıca: مُخَلَّفَات
حُطَام، بُقْيَا، فُضَالَة، فَضْلَة، حَفْرِيَّة، ثُمَالَة، أُحْفُور، سُؤْر، حَطِيم