كَانَ حَاجِبُ الرَّجُلِ الْمَرْفُوعُ يُظْهِرُ بِوُضُوحٍ دَهْشَتَهُ، وَكَانَ ذَلِكَ مُضْحِكًا لِلْغَايَةِ.
Adamın kalkık kaşları, onun şaşkınlığını açıkça gösteriyordu, bu çok komikti.
كَانَ حَاجِبُ الرَّجُلِ الْمَرْفُوعُ يُظْهِرُ بِوُضُوحٍ دَهْشَتَهُ، وَكَانَ ذَلِكَ مُضْحِكًا لِلْغَايَةِ.
Adamın kalkık kaşları, onun şaşkınlığını açıkça gösteriyordu, bu çok komikti.
بِفِعْلِ الرِّيَاحِ، كَانَ الْعَلَمُ التُّرْكِيُّ عَلَى سَارِيَةِ الْعَلَمِ مُنْتَصِباً.
Rüzgarın etkisiyle bayrak direği üzerindeki Türk bayrağı kalkık duruyordu.
أَنْفُ الطِّفْلِ الْبَارِزُ أَعْطَاهُ تَعْبِيرًا لَطِيفًا لِلْغَايَةِ، وَالْجَمِيعُ أَحَبَّهُ.
Çocuğun kalkık burnu, ona çok sevimli bir ifade veriyordu, herkes onu seviyordu.