عِنْدَمَا كُنْتُ صَغِيرًا، كَانَ أَبِي يَحْمِلُنِي عَلَى ظَهْرِهِ فِي الْجِبَالِ.
Babam beni küçükken dağlarda sırtlardı.
عِنْدَمَا كُنْتُ صَغِيرًا، كَانَ أَبِي يَحْمِلُنِي عَلَى ظَهْرِهِ فِي الْجِبَالِ.
Babam beni küçükken dağlarda sırtlardı.
اضْطُرَّ أَخِي إِلَى تَحَمُّلِ مَسْؤُولِيَّةِ إِعَالَةِ أُسْرَتِي.
Kardeşim, ailemin geçimini sırtlamak zorunda kaldı.
لَقَدْ تَكَفَّلَ بِعِبْءِ المَشْرُوعِ بِأَكْمَلِهِ.
O, tüm projenin yükünü sırtladı.