حَاوَلَ الْعُلَمَاءُ جَاهِدِينَ دَحْضَ هَذِهِ النَّظَرِيَّةِ بِالْأَدِلَّةِ.
Bilim insanları bu teoriyi kanıtlarla yanlışlamak için çok uğraştılar.
حَاوَلَ الْعُلَمَاءُ جَاهِدِينَ دَحْضَ هَذِهِ النَّظَرِيَّةِ بِالْأَدِلَّةِ.
Bilim insanları bu teoriyi kanıtlarla yanlışlamak için çok uğraştılar.
اضْطُرَّ الصَّحَفِيُّ إِلَى تَكْذِيبِ ادِّعَاءَاتِ السِّيَاسِيِّ بِالْوَثَائِقِ.
Gazeteci, politikacının iddialarını belgelerle yanlışlamak zorunda kaldı.
كَتَبَ الْفَيْلَسُوفُ مَقَالًا لِتَفْنِيدِ حُجَجِ خَصْمِهِ مَنْطِقِيًّا.
Felsefeci, rakibinin argümanlarını mantıksal olarak yanlışlamak için bir makale yazdı.