فِي العُصُورِ القَدِيمَةِ، اسْتَخْدَمَ الشَّامَانُ الجَلَاجِلَ فِي طُقُوسِهِمْ.
Eski zamanlarda, şamanlar ritüellerinde çıngırak kullanırlardı.
فِي العُصُورِ القَدِيمَةِ، اسْتَخْدَمَ الشَّامَانُ الجَلَاجِلَ فِي طُقُوسِهِمْ.
Eski zamanlarda, şamanlar ritüellerinde çıngırak kullanırlardı.
çıngırdak
جَلْجَلَ صَوْتُ الجَرَسِ فِي أَرْجَاءِ القَرْيَةِ مُعْلِنًا بِدَايَةَ الِاحْتِفَالِ.
Çan sesi, kutlamanın başlangıcını duyurarak köyün her yerinde çınladı.
جَلْجَلَ صَوْتُ المَفَاتِيحِ فِي جَيْبِي عِنْدَمَا كُنْتُ أَرْكُضُ.
Koşarken cebimdeki anahtarların sesi tınladı.
dangırdamak, şıngırdamak