قَرَّرَتِ الْبَلَدِيَّةُ فَرْضَ غَرَامَةٍ عَلَى مَنْ يَرْمِي النُّفَايَاتِ فِي الشَّارِعِ.
Belediye, sokağa çöp atanlara para cezası verilmesine karar verdi.
قَرَّرَتِ الْبَلَدِيَّةُ فَرْضَ غَرَامَةٍ عَلَى مَنْ يَرْمِي النُّفَايَاتِ فِي الشَّارِعِ.
Belediye, sokağa çöp atanlara para cezası verilmesine karar verdi.
يَبْدَأُ العَالِمُ بَحْثَهُ بِفَرْضٍ جَدِيدٍ.
Bilim insanı araştırmasına yeni bir varsayımla başlıyor.
الصَّلَاةُ هِيَ فَرْضٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ بَالِغٍ عَاقِلٍ.
Namaz, akıllı ve ergenlik çağına ulaşmış her Müslüman'a farzdır.
uygulatılma, dayatılma, benimsetilme
فَرَضَتِ الْحُكُومَةُ ضَرَائِبَ جَدِيدَةً عَلَى الشَّرِكَاتِ الْكُبْرَى.
Hükümet büyük şirketlere yeni vergiler dayattı.
فَرَضَ الْأَبُ عَلَى ابْنِهِ أَنْ يَنَامَ مُبَكِّرًا.
Baba, oğlunu erken uyumaya zorladı.
فَرَضَ الْقَائِدُ عَلَى الْجُنُودِ الْالْتِزَامَ بِالْأَوَامِرِ.
Komutan askerlere emirlere uymayı emretti.
Ayrıca: varsaymak
mecbur tutmak, zorunlu kılmak, empoze etmek, dikte etmek, vacip kılmak, vazetmek