هُوَ يُحَاوِلُ أَنْ يَفْرِضَ أَفْكَارَهُ عَلَى الْجَمِيعِ.
O, kendi fikirlerini herkese dayatmaya çalışıyor.
هُوَ يُحَاوِلُ أَنْ يَفْرِضَ أَفْكَارَهُ عَلَى الْجَمِيعِ.
O, kendi fikirlerini herkese dayatmaya çalışıyor.
لَا يُمْكِنُ لِأَحَدٍ أَنْ يُمْلِيَ عَلَيْنَا مَا يَجِبُ أَنْ نَفْعَلَهُ.
Kimse bize ne yapacağımızı dayatamaz.
الظُّرُوفُ تُحَتِّمُ اتِّفَاقِيَّةً جَدِيدَةً.
Şartlar, yeni bir anlaşma dayatıyor.
أَرْغَمَ