كَانَ الْبَائِعُ يَحْمِلُ الْخَضْرَوَاتِ فِي قُفَّةٍ عَلَى ظَهْرِهِ.
Pazarcı, sırtındaki küfe ile sebzeleri taşıyordu.
كَانَ الْبَائِعُ يَحْمِلُ الْخَضْرَوَاتِ فِي قُفَّةٍ عَلَى ظَهْرِهِ.
Pazarcı, sırtındaki küfe ile sebzeleri taşıyordu.
كَانَ الْقَرَوِيُّونَ يَمْلَأُونَ الْعِنَبَ فِي سِلَالٍ كَبِيرَةٍ وَيُحْضِرُونَهُ إِلَى الْمَدِينَةِ.
Köylüler, üzümleri küfelere doldurarak şehre getiriyorlardı.