أَصْبَحَتِ الْفَتَاةُ الشَّابَّةُ مَفْتُونَةً بِالشَّابِّ الْأَجْنَبِيِّ الْوَسِيمِ مِنَ النَّظْرَةِ الْأُولَى.
Genç kız, yakışıklı yabancıya ilk görüşte meftun olmuştu.
أَصْبَحَتِ الْفَتَاةُ الشَّابَّةُ مَفْتُونَةً بِالشَّابِّ الْأَجْنَبِيِّ الْوَسِيمِ مِنَ النَّظْرَةِ الْأُولَى.
Genç kız, yakışıklı yabancıya ilk görüşte meftun olmuştu.
كَانَ الشَّاعِرُ يَكْتُبُ قَصَائِدَ وَهُوَ عَاشِقٌ لِجَمَالِ حَبِيبَتِهِ.
Şair, sevgilisinin güzelliğine meftun bir şekilde şiirler yazıyordu.
كَانَ الطِّفْلُ الصَّغِيرُ يَنْظُرُ إِلَى سَيَّارَاتِهِ اللُّعْبَةِ وَهُوَ مُغْرَمٌ بِهَا.
Küçük çocuk, oyuncak arabalarına meftun bir şekilde bakıyordu.