أَضَاءَ نُورُ الشَّمْسِ الْغُرْفَةَ بِأَكْمَلِهَا فِي الصَّبَاحِ الْبَاكِرِ.
Güneşin ışığı sabah erkenden bütün odayı aydınlattı.
أَضَاءَ نُورُ الشَّمْسِ الْغُرْفَةَ بِأَكْمَلِهَا فِي الصَّبَاحِ الْبَاكِرِ.
Güneşin ışığı sabah erkenden bütün odayı aydınlattı.
قَالَ لَنَا الْمُعَلِّمُ إِنَّ الْقُرْآنَ نُورٌ لِلْقُلُوبِ، وَإِنَّ الْإِيمَانَ يَمْلَأُ صَدْرَ الْمُؤْمِنِ نُورًا.
Öğretmen bize Kur'an'ın kalpler için bir nur olduğunu, imanın da müminin gönlünü nurla doldurduğunu söyledi.
بَعْدَ الْأَمْطَارِ الْغَزِيرَةِ، عَادَ النُّورُ لِيَمْلَأَ السَّمَاءَ مُجَدَّدًا.
Şiddetli yağmurlardan sonra, aydınlık tekrar gökyüzünü doldurdu.
ziya
كُتِبَ هَذَا الْكِتَابُ لِتَنْوِيرِ الْقَارِئِ فِي الْعَدِيدِ مِنَ الْمَوَاضِيعِ.
Bu kitap, okuyucuyu birçok konuda aydınlatmak için yazılmıştır.
ışıklandırmak, nurlandırmak, ışıtmak