سَمِعْتُ صَوْتًا غَرِيبًا قَادِمًا مِنَ الطَّابِقِ السُّفْلِيِّ فِي مُنْتَصَفِ اللَّيْلِ.
Gece yarısı bodrumdan garip bir ses duydum.
سَمِعْتُ صَوْتًا غَرِيبًا قَادِمًا مِنَ الطَّابِقِ السُّفْلِيِّ فِي مُنْتَصَفِ اللَّيْلِ.
Gece yarısı bodrumdan garip bir ses duydum.
لَمْ أَسْمَعِ الْجَرَسَ لِأَنَّنِي كُنْتُ أَسْتَمِعُ إِلَى الْمُوسِيقَى بِصَوْتٍ عَالٍ.
Yüksek sesle müzik dinlediğim için zili duymadım.
kulağına gelmek, kulağına çarpmak
لَدَيْهِ قُدْرَةٌ فَائِقَةٌ عَلَى السَّمْعِ وَتَمْيِيزِ الأَصْوَاتِ الخَفِيفَةِ جِدًّا
Çok hafif sesleri duyma ve ayırt etme konusunda üstün bir yeteneğe sahip.
كَانَ سَمْعُ الرَّجُلِ الْعَجُوزِ يَضْعُفُ تَدْرِيجِيّاً، لِذَلِكَ ذَهَبَ إِلَى الطَّبِيبِ.
Yaşlı adamın işitimi giderek zayıflıyordu, bu yüzden doktora gitti.
جَدِّي ضَعِيفُ السَّمْعِ وَيَحْتَاجُ إِلَى سَمَّاعَةٍ.
Dedemin işitmesi zayıf ve bir işitme cihazına ihtiyacı var.
kulak